Perşembe, Ekim 17, 2013

Tivitten Hikayeler - Hay Sıkuğl

Leo' Da Vinci'nin bir gafı mevcuttur. "Kazığa bağlı katırı hırpalasanız da, onu zapt eden kazıktır." İşte bu gafı; bu gece lafa çevireceğiz. Sene suâli istemem, hatırlamıyorum. Lâkin lisenin ikinci çeyreğindeyiz. Bizim mektep dört çeyrekti. Beşli bir okey grubumuz var. Grup; daltonları beşleyen; ekmek arası testereden hallice bir inceliğe sahip. Bir ders arası yapay teneffüs esnasında planı yapıyoruz. Gece buluşup; okul önü içeceğiz. Şerbetleneceğiz. Evlere yalan hazır; "Arkadaşta kalıyorum." Mustafa biraları, Sinan çerezi... Niyazi cuğarayı, ben ve Onur nefeslerimizi sunmaya karar kılıyoruz. Saat on, pi em'de okul önü buluşuyoruz. Sokakta, ayazdayız. İlk yudumları yutunca soğuk hafifliyor. Sonraki yudumlar ciğer dağlayıcı. Ufak çığırdamalar başlıyor. Lakin fırtınalar bizi tutamadan, bir "zart-zort" sesi ve ardından "aaaağğğnn" sireni ile dünyamız kızıla vuran maî ile doluyor. Kaplanıyor. Anında nevâleyi bırakıyor, maratona başlıyoruz. Piston aşağı iniyor. Koşu anları memori dışı. Kusur oldu siz görmeyin. Akıllarda parmak izi. 'Bira şişeleri iz yuvası' düşünceleri, korkuya evriliyor. Traji-komedi bizle vücut buluyor. Koşu yönümüzde bir üst sokaktaki mevzû yeri. Kavgalar orada edilirdi bizde. Güvenli bölge. Gülbağdayız. Beş dakika geçmeden sesler ve ışıklar yerini soluk seslerine bırakıyor. Ertesi gün oluyor. Gün ağarıyor. Uyku uzak. Gece serserilikle dolu; taşmış biçimde. Yaklaşık on saat aylakça gezmişiz. Okula gidiş yolu... Nevaleyi bırakıp kaçtığımız yerde yeller var. Çöpçü amca henüz yeni geliyor yolun başından. Görüyoruz. Nevale ekiplerde tahminimiz... Olay buydu. Durum şu; kötek yemedik, kazığımıza dolandık. Kazanç-kazanç durumu. Zabıtgücü bir - biz ofsaytız. "GBT" temiz ama.

Tivitten Öyküleme - Bir Garip Firenze

Bu gece konumuz ve konuğumuz Voyvoda Dı Kazıklı ve kendisinin imkansız hikayesi. Kazıklı Voyvoda yoktur. Bitti.
 Hayır; yanılmadın canım bireyim, biricik vatandaşım böyle ucuz numaralara başvurup fenomen olmam ben. Benim derdim seninle. Dersim senden.
 Başlıyorum. Dün Leo’nun bahsettiği bir kazık vardıydı. Bildin mi ? İşte bu geceki uykusuz tümcelerin derdi o kazıktır. O kazıktır ki Vinci’nin özdeyişine imge, benim hayatıma maskot olmuştur. Hey gidi kazık! Da Vinci’nin o kazıkla tanışması, çok önceleridir; başka bir çağdaşından ötürüdür. O çağdaşı; rönesans kâmili Niccolò Machiavelli’dir. Makyavel; Leo’dan sonra ve Leo’nun aksine Firenze’de doğmuş idir. Onun elinden gelen budur. Şanslıdır. Çünkü Firenze günümüz İzmir’i. Aklındaki Hıdır’ı at; devam ediyorum. Paranın bol, muhalefetin zirvede olduğu bir kale-şehirdir Firenze. Ama dönercide bile bira yoktur. İzmir’den de farkı budur. İşte bu şehir; iki çağdaş bilgeyi buluşturma şansını bulmuştur. Niko ve Leo. Girizgah uzadı farkındayım. Makyavel on altı yaşlarındayken, pazar yerinde bir tüccarın müşterisiyle tartıştığını görür. O zamanlar on altı yaş ergin imiş. Adem oğulları için. Her ne ise; hararetli tartışmanın ortasına dalar Makyavel. Tüccarın derdi paradır. Müşterinin talebi tezgâhtaki herhangi bir ürün değil, tezgâhın kendisidir. Lakin tüccar tezgâhı üzerindekiler olmadan satmaz. Genç Nikkolo bu durumu ilgi çekici bulmuştur. Not defterini çıkarır; ve hızlıca yazmağa başlar. Müşteri hasm-i hışmından arınır. Sorar. “Ne yapıyorsun genç adam?” Cevap rötarsız ve vâkur; “Yazıyorum.” Ukalaca bir kontra ile müşteri; “Neden çizemiyor musun?” Bir tüccarın para hırsı sayesinde tanışan ikilimiz, bu kontra ile kaynaşmıştır. Taraflar olaysız dağılır. Ertesi gün şafağında, Nikkolo bu müşteriyi aramaya koyulur. Gâyesi açık… Laf yetiştirmek. Firenze ufak, müşteri büyüktür. Atölye bulunur. Makyavel işte o an ‘Prens’in temellerini atar. Ukala müşterinin ‘Maestro Leo’ olduğunu öğrenen Nikkolo, içinde yetiştirdiği lafı köküyle… Söker ve bir saksıya diker. Beyin kıvrımları bir balkon mermeri, saksıdaki laf salça konservesidir. Gönlü musluk, damarları maşrapa. Atölye’ye dalar genç Nikkolo. Üstat çalışmaktadır. “Hoşgeldin!” Genç adam dinlemekte; “Geleceğini anlamıştım. Pazar yerinde. Gözlerinden. Zaten bilsen de, kendimi tanıtayım; Da Vinci, Leonardo Da Vinci! Ve sen ?” Tabure rahatsızlığı beline vurmuş genç; “Niccolò bayım.” Gözleriyle devam et dercesine bakar Leo. Nikkolo yanıt verir elleriyle. Yan cebine uzanır ters eliyle. Not defterini çıkarır. Üstâdın; arkasında oturduğu çalışma tezgahına bırakır defteri. Leo defteri alır, meşhur büyüteciyle sayfaları inceler. Son sayfada güler. Nikkolo davranır haznesindeki sözlere; “Eee, evet evet. O dünkü olay. Pazardaki. Ne garipti değil mi ?” Leo âni hareketlerle ayaklanır. Büyüteç yerde, defter elindedir. Niko korkar. İrkilir. Kapıyı kollamaya başlamışken; “Olay değil. Sensin” Nikkolo refleks saflığıyla; anlamadığını belirten bir iki zırva daha koyar tezgaha. Leo onları da alır bu genç tüccardan. “Evet garipsin Niko! Harfler arasındaki öfke bariz. Ancak senin gözlerin harfler kadar dürüst değil. Vat a şeym!” Bir anda celal-i âlaya ulaşan hali, aynı ritimle durulmuştur Leo’nun. Genç; şimdi daha çok irkilir. Akdeniz onu esir almıştır o taburede. Uzunca bir süre, kimsenin beklenmedik diyemeyeceği bir sessizlik olur. Leo çıkar; gider. Yıllar sonra bir davet esnasında, saçları bir rönesans portresini süsleyecek kıvama gelmiş Makyavel o günün kalanını şöyle anlatır… “Benim not alışımdan dolaylı vukû bulan ilgi dağınıklığı, Maestro’ya kırk iki florin fazla harcatmış. Kendisi cimridir… İşte yüzyılımızın dehası bu adam ilk pazarlığını o gün yapamamış. İlk tüccar hainliğini o gün tatmış.” Tümcelerimin sonu yakın. İşte o kazık bu kazık. Papa’sına meydan okuduğumun İtalya’sı. Tüccarıyla vurdu. İyi günler. Hayırlara vesîle Cuma.

Tivitten Öyküleme - Salim Tatile Çıktı

Milattan önce bindokuzyüzyetmişbir yılı… Vukû bulan bir muharebe var. Ve biz; birader in arms olarak yerimizi almışız. Sinan Birader, ben, Niyazi Birader, Birader Hıdır ve Onur Birader. Muharebe çetin. Cevizlerimiz oldukça sağlam. Erkek adam çocuklarıyız. Aramızdaki bağı size anlatmakla vakit kaybetmeyeceğim. Cevizlerimiz aynı ağacın farklı dallarında çünkü. Kök aynı anlayacağınız. Muharebe başlayalı sekiz ay olmuş. Bulunduğumuz Salamis Kasabası’ndan, Soli Kasabası’na hareket emri aldık. Bir operasyon emri idi bu. Salamis harap biçimdeydi, geç kalmıştık. Ve bu sefer görev Soli’yi kurtarmaktı. Başarı oranımız sıfırdı ve öngörülen ‘sakses’ dipteydi. Anlayacağınız üstlerimizin gözünde değerimiz; ergen bir rak grubundan hallice idi. Ancak emirler kesindi. Ya Soli, ya ölüm! Yolumuz on dev adımı(gfeet) mesafede, zamanımız kısıt sahibiydi. Ve ayaklarımız tek araç… Öngördüğümüz müdahale zamanı dört gün olmasına rağmen koşar adım üç demiştik. Ve öyle de oldu. Koşar adım, üç günde Soli’ye varmıştık. Koşar adım tempoda üç günde Soli’ye varmıştık. Gece; şafağa dört kala Soli Ormanı’nda, plânladığımız şekilde bir direnişçi bizi karşıladı. Görünüş itibariyle; yorgun bir direnişin has adamıydı. Sakallı ve uzun boylu. Hepimizden uzun. Sıskaydı. Bizi kendine hayran bırakmıştı. Adı Salim idi. Hemen önceden belirlenen bir barınağa doğru harekete geçtik. İşgal kuvvetlerinin ‘çekpoyint’lerine farkedilmemek zordu. Salim bizi kendi ahırının işlerine kullandığı külüstür bir at arabasının arkasına gizledi. Üstümüzde samanlar ile yola çıktık. Bir, iki, üç, dört… Derken sekizinci ve son kontrol noktası geride kalmıştı. Mağluptular. Galibiyetin adı illüzyondu. Barınak Salim’in ahırından “az daha iyi” idi. Öyle dedi Salim. At arabasında üstümüzde olan samanlar gece altımızda olacaktı. Döşeğimiz. Salim’i uğurladıktan sonra şafağa dek uyuduk. Şafakla birlikte ekip patatesten turpa evrilmişti. Uykunun en tabii mucizesi. Siz, siz olun saman üstünde uyumayın. Belim bunları yazarken bile sızlıyor. Evet yazıyorum. Çünkü Soli kurtuldu. Nasıl mı? Şöyle ki… Uyandığımızda bizi kapıda direnişçiler karşıladı. Biz uyurken Antik Yunan’da bir amcamız demokrasiyi bulmuş. Bunu haber alan, demokrasiyi öğrenen işgal kuvvetleri; yaptıklarının artık çağdaş olmadığını anlamış ve geri çekilmiş. Canına yandıklarım!