Küçükken, yani daha mâlum şahıs solunumdayken;
hoşça bir kâbusum vardı. Görmelik. Hoşça dedim, çünkü kendisi, çekirdek ailemi
içerirdi. Di’li geçmiş zaman kullanıyorum; çünkü ne zamandır görmemekteyim.
Ancak unutmadığım bir kâbusum işte. Belki tek defa gördüm, belki çok.
Bilmiyorum işin esası. Tasavvur etmene yardımcı olayım. Buyur.
Doğup, büyüdüğüm ev. Aile apartmanıydı; hafif
eğimli bir yokuş üzerinde, apartman kapısından çıktığın an, karşında koca bir
ceviz ağacı olan. O ağaç da, başka bir apartman bahçesine kök salmış; farklı
bir bahtsızdı. Neyse. Orta sınıf bir mahallenin, yokuş yukarı ortalar açılan,
en azından çabalanan, doğrusu çabaladığım sokağındaydı ev. Billûr Sokak.
Etrafımı türlü sinirlere sevk eden iyimserliğimi o yokuş sayesinde edindim. İşte
bizim mutfak; bu sokağa ikinci kattan bakardı. Annem ceviz ağacının gölgesinde,
domates filan yetiştirirdi. Yoğurt bile mayalamışlığı vardır yani. Elinden
gelir. (Gri ile yeşilin, “inanılmaz muhteşem süper” savaşını hayal etmeden
önceki son durağın bu cümle.) İşte o kâbus, bu mutfaktaydı. Önce mutfağı
görürdüm, sonra annemi, kardeşimi, babamı, kendimi. Bir an, “pat” diye, odam
gözümün önüne gelirdi. Sonra hepimiz, özellikle annem ve kardeşim, kocaman,
devasa; neredeyse ortadan ikiye kırılmış; ancak bir kenarı tutan ve yarasını
kapatmaya çalışan bir kürdanın, tam ortasında olurduk. Kırılma noktasında. Ve
ben çığlıklar atıp, haykırdıkça; o kürdan durmaksızın kapanırdı. İşte tam o an;
çaresizliği, özlemi, hatta sanırım ölümü hisseder, uyanırdım. Bu kâbusumu hiç
unutmadım. Sağ olsun yazılmışın da yardımı oldu. Allah büyük.
Sonuçta, kürdan sevdamın çoğu buradan geliyor.
Geri kalanı ise; baktırmadığım çürüklerin parçaladığı dişlerin arasına kaçan
parçalardan. Bu kâbus, onlardan da beter lâkin.
Her kürdanımı olmasa da, kalınca olanları üç
parçaya bölerim. Ucuz edebiyat yapmayı
da, kesemediğim ortalar kadar seviyorum. Ota püsüre yazmayı da severim
ayrıyetten’. Sağlıcakla.