Pazartesi, Ekim 06, 2014

Kürdanlarım ve Ben (Bir Çağan Irmak Filmi Değil) (Cidden Değil)

Küçükken, yani daha mâlum şahıs solunumdayken; hoşça bir kâbusum vardı. Görmelik. Hoşça dedim, çünkü kendisi, çekirdek ailemi içerirdi. Di’li geçmiş zaman kullanıyorum; çünkü ne zamandır görmemekteyim. Ancak unutmadığım bir kâbusum işte. Belki tek defa gördüm, belki çok. Bilmiyorum işin esası. Tasavvur etmene yardımcı olayım. Buyur.
               
Doğup, büyüdüğüm ev. Aile apartmanıydı; hafif eğimli bir yokuş üzerinde, apartman kapısından çıktığın an, karşında koca bir ceviz ağacı olan. O ağaç da, başka bir apartman bahçesine kök salmış; farklı bir bahtsızdı. Neyse. Orta sınıf bir mahallenin, yokuş yukarı ortalar açılan, en azından çabalanan, doğrusu çabaladığım sokağındaydı ev. Billûr Sokak. Etrafımı türlü sinirlere sevk eden iyimserliğimi o yokuş sayesinde edindim. İşte bizim mutfak; bu sokağa ikinci kattan bakardı. Annem ceviz ağacının gölgesinde, domates filan yetiştirirdi. Yoğurt bile mayalamışlığı vardır yani. Elinden gelir. (Gri ile yeşilin, “inanılmaz muhteşem süper” savaşını hayal etmeden önceki son durağın bu cümle.) İşte o kâbus, bu mutfaktaydı. Önce mutfağı görürdüm, sonra annemi, kardeşimi, babamı, kendimi. Bir an, “pat” diye, odam gözümün önüne gelirdi. Sonra hepimiz, özellikle annem ve kardeşim, kocaman, devasa; neredeyse ortadan ikiye kırılmış; ancak bir kenarı tutan ve yarasını kapatmaya çalışan bir kürdanın, tam ortasında olurduk. Kırılma noktasında. Ve ben çığlıklar atıp, haykırdıkça; o kürdan durmaksızın kapanırdı. İşte tam o an; çaresizliği, özlemi, hatta sanırım ölümü hisseder, uyanırdım. Bu kâbusumu hiç unutmadım. Sağ olsun yazılmışın da yardımı oldu. Allah büyük.

Sonuçta, kürdan sevdamın çoğu buradan geliyor. Geri kalanı ise; baktırmadığım çürüklerin parçaladığı dişlerin arasına kaçan parçalardan. Bu kâbus, onlardan da beter lâkin.


Her kürdanımı olmasa da, kalınca olanları üç parçaya bölerim.  Ucuz edebiyat yapmayı da, kesemediğim ortalar kadar seviyorum. Ota püsüre yazmayı da severim ayrıyetten’. Sağlıcakla.

Çarşamba, Eylül 24, 2014

Kaçış

Her kaçış; beraberinde endişe, korku, aşk, nefret, sevgi, tutku, heyecan taşıyabilir. Taşımayadabilir. Ama nihayetinde; ya hüzn olur, ya sevinç. Tabii olarak hepsi; kendince ulvî gayelere sahiptir.


            "Hızlı ol ! Fazla vakit yok.”

"Deniyorum.”

İkimiz de ürküyorduk. Ne var ki hayallerimiz, bu korkuya yenilme lüksümüz olamayacak kadar güzeldi. Biz de bunun farkındaydık ve dağılmıyorduk. Sağlamdık. Tepemize taş yağsa, yolumuzdan sapmazdık. Bizi bekleyen uzun, gerçekten uzun ve zor bir yolculuk; bize ihtiyacı olan insanlar vardı. Ben tamamen hazırdım; lakin o henüz değildi. Neden değildi, bilmiyorum. Her zaman böyledir.

“Hazırım !”

“Gidelim.”

Yolculuğumuz, ağzımdan çıkan son “çıt” ile başlamıştı. Hızlı hareket ediyorduk. Tahminimce, kırk iki gün sürecekti. Tabii ki bu kırk iki gün; oldukça zorlu ve gerçekten riskliydi. Yaralanabilir, hatta ölebilirdik. Ölüm demişken; bence ölüm göreceli bir son. Her neyse, yolculuğumuz oldukça gizli bir şekilde; hızla devam ediyordu. Araç kullanamazdık, çünkü izimiz sürülebilirdi. En tahmin edilemeyen kaçış, yavaş olanıdır. Ben de, bizi kimsenin göremeyeceği patikalar seçmiştim. Dolambaçlı ama güvenli bir yolculuk... Ana güzergahlar, bizim için düşman cephesiydi. Şanstır ki, seçtiğim patikalar; önümüzü görebileceğimiz kadar aydınlık, ama bizi göremeyecekleri kadar karanlıktı. İlerledikçe, hem soğuğu hem de sıcağı tadıyorduk. Rüzgârı, teninizle hissedemezdiniz; ama taşıdığı en ufak bir tortu gerçekten canınızı yakıyordu. Bu gaip güç karşısında, tek savunmamız; tabii ki hayallerimizdi.

“Endişelenme, varacağız.”

İnsanlar, en baştan beri, inanmayı istemişler. İnanmışlar da. Benim için, neye ya da kime olduğu pek önemli değil. Mühim olan; bu inancın içindeki özveri ve tutku. İnanıyorum ki, bu yolculuk son bulacak. Ve biz oraya vardığımızda; bize ihtiyacı olanlarla birlikte, hayallerimizi hayatta tutmaya devam edeceğiz. Kimisi gerçekleşecek kadar uzun yaşayacak; kimisi... Bir hayalin aldığı nefes, onu zaman ilâ beslediğiniz takdirde devam eder. İnanın bana; hayaller hakkındaki doktora tezim çok övgü almıştı. Tabii ki, hiç gerçek bir hayal paylaşmadım. Henüz gencim. Genciz ikimizde.

“Biraz hızlanalım mı ?”

“Olmaz; fark ediliriz. Lütfen sabret.”

İnançların neredeyse tamamında, insanlık gökyüzünde aramış Yüce’sini. O’na yaklaşmak, ibadet etmek için; sürüyle yapı inşa etmiş. Her yerde adı değişmiş tabii ki; yapıların, Yüce’lerin. Ama O’na ulaşma isteği hep bâki kalmış. Bu beni çok etkilemiştir hep. Çünkü bu geçmişten; “göğü delen” bir gelecek beklemezsiniz. Ne var ki, oldu. Karşımda, gözlerimi kör etmek istercesine parıldayan bir Dünya var. Ben onları güç belâ görebiliyorken, tabii ki onlar da beni göremiyor. Bizi... Medeniyet; tüm ışıkları ve betonuyla kendini yok edecek elbet. Geriye kalanlar ve kalacaklar; halâ daha hayallerini gökte arayan insanlar için gidiyoruz bu yolu. Çok, çok uzaklardan kaçıyoruz. Geldik sayılır, az kaldı. Sebep olacağım umutlar, paylaşacağım hayaller için yanıp tutuşuyorum. Tabii ki, uzayda savrulmanın da fizikî etkisi göz ardı edilemez. Hesaplamalarıma göre, 26° enleminin, 123° boylamıyla kesiştiği noktadan, ‘yaşlı adam’ın çekimine girip onu rahatsız etmemek için; ‘biraz’ uzaklaşmamız gerekli. Böylece; görülmeyi umut edecek kadar yakın; ölsek de fark etmeyeceğiniz kadar uzak olabileceğiz. Bir yıldızın elinden gelenin en iyisi.

“Geldik.”

“İyi uykular.”

Pazartesi, Ağustos 04, 2014

Yol

Tepemdeki yağmur sesi, lastiklerin çıkardığı su sesiyle cebellişirken; pür dikkat yola odaklanmışım. Ne var ki yol, dikkatimi dağıtacak simetrideki şeritlerle dolu. İstediğim; sadece araba sürmek iken, aklımdan türlü düşünceler geçiyor. Radyonun çekmemesi kötü. Bir türkü dolardım dilime yoksa. İnsan düşünürken; ses çıkarmak istiyor. Herhangi bir ses yeterli. Bir of, bir gülücük, bir feryat, belki sadece bir nefes. Bunu kendi kendinize yaparsanız; deli derler. Ses çıkarmak için, bir insana ihtiyaç duyan kimseler. Ya deliyiz, ya muhtaç. Kısası, aciz.

Yol gerçekten harika. Asfaltı sarıya boyayan lambalar, sayarak bitmeyen; saydıkça çoğalan şeritler ve alabildiğine genişlik. Bütün dünya buradan geçecek hissi yaratıyor insanda. Kaç insan yaşamıştır acaba bugüne dek ? ... Şeritlerin yüzünden. Aklıma saçma sapan sualler geliyor. Meraklarım, amacımı unutturuyor. Meraklar hep mi bunu yapıyor acaba ? Yol, uzun.

Ne zamandır, yoldayım. Epeyce uzun imiş. Muntazam ama ha.. Güzel yol yapmışlar. Gittikçe sanki bir bozulma var ama, asfalt da bitecek elbet. Asfaltsız yolların, her zaman ayrı bir güzelliği var bence. Huzurlular. Dağınık ama, kendi düzeni olan insanlar gibi. Asfalt; sürekli toplu olma zorundalığı hissi yaratmıyor mu ? Aslında yola güzel dedik de, yavaştan bozulsa... Düzen de bıktırır.

Şimdi bu benim gördüğüm yıldızlar; sönük mü acaba ? Çok önceki hallerini görüyormuşuz ya... Olsun, güzeller. Ölüm, güzellikleri değerli kılıyor. Şu cama bir bez atayım. Torpidoda olacaktı. Temizlik, imandan.

Asfalt bitti. Araba kirlenecek şimdi toprakta ama; olsun. Toprak, güzel.

On dört vakt’ oldu yola çıkalı. İlk vakitti, toprağa vardım. O gündür yoldayım. Oğlum; “Baba, biz neden hiç tanışmadık ?” diye soruyor bazı geceler. Gündüzleri de. Mütemadiyen soruyor aslında kerata'. Tanışırız elbet. Ahir, zaman.

Cuma, Şubat 21, 2014

Ebenin Günlüğü

66 yazında, 67 yılının asla yaşamayacağımız kışını bekliyorum. Kurak; çatlamış toprağa basan ayaklarım, güneşten kavrulan başıma öfkeli. Akılsız başın cezası… Eskiden göl olan düzlükte yürürken, aklımdaki tek düşünce; zamanında umursamadığım çevreciler, hatta neden bilmem; Mekteb-i Sultâni var aklımda. Pişman sayılırım. Keşke “İşim var.” demek yerine para verseydim. Belki gerçekten kurtarırlardı dünyayı. Ya da en azından bugün kızacak bir suçlum olurdu. Bir iki kuruş için oldukça iyi bir alışveriş… Bugünlerde, ancak milyonlar verip suçlu yaratabiliyorsunuz. En azından benim fiyatım bu. Eğer hayal görmüyorsam, birkaç yüz metre ilerimdeki eski balıkçı kulübesinin sahibi yeni işim. Daha doğrusu sahibesi. Aslına bakacak olursak; oldukça iyi bir manzara. Olabildiğince ıssızlık ortasında, üzerinde güneş batan bir kulübe. Fena sayılmaz. Ölmek için güzel bir yer. Doğmak için de…

Ölmek için kötü bir yer olduğuna inanmıyorum esasında. Hele ki bu zamanda, doğmak için, hiçbir yer güzel olamaz. Bu yüzden suçluyum. Bir insana ilk nefesini aldırmak, geceleri uykumu kaçırıyor. İşimin sevdiğim tek yanı, insanlara, kendilerini kandırabileceği umutlar verebilmek. Her doğan çocukta; dünyanın değişebileceğine, mucizelere inanıyor, hatta bağlanıyorlar. Şu ıssız kulübede bile yaşasalar... Doğurmak yasaklandığından beri, durum bu. Bir nevi uyuşturucu taciriyim. İnsanların kafalarını ümitler ile bulandırıp, gerçekleri çarpıtan adam. Her neyse, geldim sayılır. Zaten kim işini sever ki…

Beni satın alan oluşum dünya çapında etken, Asya merkezli bir örgüt. Kendilerine, “Yeni Doğan Ünitesi” diyorlar. Parayı nereden bulduklarını bilmiyorum, ancak bugüne kadar gittiğim hiçbir evden para alamayacaklarından eminim. Hiçbiri, sadece benim fiyatımın bile yarısını karşılayamaz. Dünyada ‘ben’den kaç tane var bilmiyorum. Yani; sanırım idealist bir iki manyak için çalışıyorum. Oldukça varlıklı olan manyaklar… Birlik, onları kısaca terörist olarak nitelendiriyor. Sanırım insanlar cümleler yerine kelimeler ile tanımlanınca; daha ürkütücü oluyor. Talimatlarımı her zaman yerel bağlantımdan alıyorum. Beni müşteriler çağırmaz, varlığımdan haberleri bile yoktur. Bu sebeple her zaman elimde havluyla girerim evlere. Fakir bölgelerde havlu; artık sadece bir işaret haline geldi. Birlik; tabii ki bundan habersiz. Doğum olan evler, kapılarına bir havlu asar. Böylece diğerleri seferber olurlar. Olabildikleri kadar. Suyun olmadığı yerde, havlu gizli bir kod anlayacağınız. Başka ne olabilirdi ki zaten… Kapıyı vurmaya bile takatim yok.
                                                                 
                                                                                        23.8.66
                       Not: Prensip olarak, vazife sırasında yazmıyorum.