Bundan, tam olarak 83 sene önce, benim takvimim 1983 yılında gün sayarken, İzesa Rayaş adında bir adam zamanda yolculuk yapmaya başladı. Ne yazık ki hiçbirimiz, yani ben, O'nun ne zamandan beri bu yolculuğa hazır olduğunu bilmiyorum. Gelecekten mi geldi, mevcut zamandan mı hiçbir fikrim yok. Sadece adını, tahminen yaşını ve sanırım gözlerinin rengini biliyorum. Kahve. Ellilerinde.
'Beni 83 senesinden alıp, buraya, bu zamana getirdiğinde 24 yaşındaydım. Tabii olarak ben hala yaşlanmadım. Dünyam günlendi, yıllandı. Adım Remi. Sıradan ölçülerdeyim. Saçlarımı çok uzatmam, saatimi her zaman takarım. Basit giyinirim. Bir iki kontrast renk, farklı tonlar. Bildiğim sağlık sorunlarım; yazı yazarken tek;..lerim, uyuyamam, kulağımdan ses eksik olmaz. Dünyaya bakışımı, senin merdivenlere bakışın gibi düşünebilirsin. Basamak olmamaya çalışırım, bazılarımızın basamak olduğunu düşünürüm. Basamak sayısını arttırmadan varacağım noktaya varamayacağımı biliyorum. Arkadaşlarımı seçmem, kadere inanırım. Kavga etmem. Sakin değilimdir, aptallık karşısında. Sinirlenince bağırırım. Tek bağımlılığım beynimi çalıştırmak. Oyun oynayarak bunu yapmak kötü alışkanlığım. Yazmayı severim. Kendimi beğendiğim kadar, yazdıklarımı da beğenirim. Oynadıklarımı da beğenirim. İyi oynarım aslında. İlk kez zamanda yolculuk yaptım. Tüm bu zamanı neden bana getirdin bilmiyorum.'
Tüm bunları okuyacağını düşünmemiştim esasında O'nun. Benden neden böyle bir yazı yazmamı istediğini de bilmiyorum. Pekal^a bana da sorabilirdi bunları. İzesa garip biri. Bu zamandan olduğunu artık kesinlikle düşünmüyorum. Onunla yalnızca 4 ay geçirdim henüz. Bana tek söylediği söz, "Başardım!" olmuştu. Hala da böyle.
bakarızbiçaresine
Çarşamba, Şubat 03, 2016
Pazar, Ocak 31, 2016
Bir Masal - Tivitten
Bir devin dişinde yaşayan Vizdım halkı; yeni kralı için gün sayıyormuş. Yeni kral, halkın çok sevdiği kralın üçüncü oğlu olacakmış. Vizdım halkı, dev için tabii ki bir kürdanlık işten ibaretmiş ama, dev onların farkında bile değilmiş. Yeni kralın taht töreninde, kraliyet atlılarının lideri, yeni krala meydan okumuş.
"Ey sahte kral; abilerini, babanı, KRALIMIZI sen öldürdün. Sen hainsin. Yüzleş benimle."
Halkın gözdesi Luyi, hiç bekletmeden kılıcını çekmiş ve hiçbir söz söylemeden; tek bir hamleyle düşmanını yere sermiş.
"Ya koruyamadın onları ve ben hainim, ya da bu hanedan içindeki hainlerden de güçsüz. Ve şu an sen, yerde; aciz olansın."
Sözleri biter bitmez, olağanüstü bir kılıç darbesiyle, Luyi, düşmanının üzerindeki zırhı kabuk gibi soymuş. Tam düşmanının canını alacakken, kılıcı düşmanının sağ tarafına fırlatmış ve ona daha yüksek sesle bağırmış.
"Dövüş benimle hain! Babamı ve kardeşlerimi öldürdüğün gibi şimdi sen de öleceksin!"
Luyi düşmanına tüm öfkesiyle saldırmış. Düşmanı onu, Luyi'nin kendi kılıcıyla basit bir teknik ile, tek hamlede öldürmüş. Halk korku içinde olanları izlerken, birden gökten bir mızrak saplanmış Luyi'nin tam kalbine. Luyi göğün gürüldeyerek boşaldığı bir yağmur eşliğinde göğe yükselmiş. Ardından tüm diyarı yerle yeksan eden bir sel almış her yeri. Bu sel ki, tüm evleri yıkmış, tüm tarlaları bozmuş, tüm halkı çer çöp gibi birbirine katmış. Kimse, ne olduğunu anlamadan olup bitmiş. Felaketten sonra halk, Luyi'nin düşmanını tanrılarına sunmak, O'nu yatıştırmak istemişler. Linç edercesine üzerine çullanmışlar. Her biri, bir parçasını koparmış Remi'nin. Remi son canlı parçasını vermeden önce, tüm diyara sesini duyurabilecek bir nidayla;
"Siz ahmakların, aptalları kral yapabildiği bir hayatı yaşamamam gerekirdi. Şimdi beni değil, pişmanlığımı parçalıyorsunuz."
Ve Remi, tüm huzuruyla parçalanmış. Halk kızgınlığını, öfkesini; o can verdiği anda kaybetmiş. Ardından bir daha kimse Remi'yi anmamış.
Ne Remi ne de Luyi unutulsun. Anmak, anlamak değil; öğrenmek olmalı. İyi akşamlar dilerim.
Pazartesi, Ekim 06, 2014
Kürdanlarım ve Ben (Bir Çağan Irmak Filmi Değil) (Cidden Değil)
Küçükken, yani daha mâlum şahıs solunumdayken;
hoşça bir kâbusum vardı. Görmelik. Hoşça dedim, çünkü kendisi, çekirdek ailemi
içerirdi. Di’li geçmiş zaman kullanıyorum; çünkü ne zamandır görmemekteyim.
Ancak unutmadığım bir kâbusum işte. Belki tek defa gördüm, belki çok.
Bilmiyorum işin esası. Tasavvur etmene yardımcı olayım. Buyur.
Doğup, büyüdüğüm ev. Aile apartmanıydı; hafif
eğimli bir yokuş üzerinde, apartman kapısından çıktığın an, karşında koca bir
ceviz ağacı olan. O ağaç da, başka bir apartman bahçesine kök salmış; farklı
bir bahtsızdı. Neyse. Orta sınıf bir mahallenin, yokuş yukarı ortalar açılan,
en azından çabalanan, doğrusu çabaladığım sokağındaydı ev. Billûr Sokak.
Etrafımı türlü sinirlere sevk eden iyimserliğimi o yokuş sayesinde edindim. İşte
bizim mutfak; bu sokağa ikinci kattan bakardı. Annem ceviz ağacının gölgesinde,
domates filan yetiştirirdi. Yoğurt bile mayalamışlığı vardır yani. Elinden
gelir. (Gri ile yeşilin, “inanılmaz muhteşem süper” savaşını hayal etmeden
önceki son durağın bu cümle.) İşte o kâbus, bu mutfaktaydı. Önce mutfağı
görürdüm, sonra annemi, kardeşimi, babamı, kendimi. Bir an, “pat” diye, odam
gözümün önüne gelirdi. Sonra hepimiz, özellikle annem ve kardeşim, kocaman,
devasa; neredeyse ortadan ikiye kırılmış; ancak bir kenarı tutan ve yarasını
kapatmaya çalışan bir kürdanın, tam ortasında olurduk. Kırılma noktasında. Ve
ben çığlıklar atıp, haykırdıkça; o kürdan durmaksızın kapanırdı. İşte tam o an;
çaresizliği, özlemi, hatta sanırım ölümü hisseder, uyanırdım. Bu kâbusumu hiç
unutmadım. Sağ olsun yazılmışın da yardımı oldu. Allah büyük.
Sonuçta, kürdan sevdamın çoğu buradan geliyor.
Geri kalanı ise; baktırmadığım çürüklerin parçaladığı dişlerin arasına kaçan
parçalardan. Bu kâbus, onlardan da beter lâkin.
Her kürdanımı olmasa da, kalınca olanları üç
parçaya bölerim. Ucuz edebiyat yapmayı
da, kesemediğim ortalar kadar seviyorum. Ota püsüre yazmayı da severim
ayrıyetten’. Sağlıcakla.
Çarşamba, Eylül 24, 2014
Kaçış
Her
kaçış; beraberinde endişe, korku, aşk, nefret, sevgi, tutku, heyecan
taşıyabilir. Taşımayadabilir. Ama nihayetinde; ya hüzn olur, ya sevinç. Tabii
olarak hepsi; kendince ulvî gayelere sahiptir.
"Hızlı ol ! Fazla vakit yok.”
"Deniyorum.”
İkimiz de ürküyorduk. Ne var ki hayallerimiz, bu korkuya
yenilme lüksümüz olamayacak kadar güzeldi. Biz de bunun farkındaydık ve
dağılmıyorduk. Sağlamdık. Tepemize taş yağsa, yolumuzdan sapmazdık. Bizi
bekleyen uzun, gerçekten uzun ve zor bir yolculuk; bize ihtiyacı olan insanlar
vardı. Ben tamamen hazırdım; lakin o henüz değildi. Neden değildi, bilmiyorum.
Her zaman böyledir.
“Hazırım
!”
“Gidelim.”
Yolculuğumuz, ağzımdan çıkan son “çıt” ile başlamıştı.
Hızlı hareket ediyorduk. Tahminimce, kırk iki gün sürecekti. Tabii ki bu kırk
iki gün; oldukça zorlu ve gerçekten riskliydi. Yaralanabilir, hatta
ölebilirdik. Ölüm demişken; bence ölüm göreceli bir son. Her neyse,
yolculuğumuz oldukça gizli bir şekilde; hızla devam ediyordu. Araç
kullanamazdık, çünkü izimiz sürülebilirdi. En tahmin edilemeyen kaçış, yavaş
olanıdır. Ben de, bizi kimsenin göremeyeceği patikalar seçmiştim. Dolambaçlı
ama güvenli bir yolculuk... Ana güzergahlar, bizim için düşman cephesiydi.
Şanstır ki, seçtiğim patikalar; önümüzü görebileceğimiz kadar aydınlık, ama
bizi göremeyecekleri kadar karanlıktı. İlerledikçe, hem soğuğu hem de sıcağı
tadıyorduk. Rüzgârı, teninizle hissedemezdiniz; ama taşıdığı en ufak bir tortu
gerçekten canınızı yakıyordu. Bu gaip güç karşısında, tek savunmamız; tabii ki
hayallerimizdi.
“Endişelenme,
varacağız.”
İnsanlar, en baştan beri, inanmayı istemişler. İnanmışlar
da. Benim için, neye ya da kime olduğu pek önemli değil. Mühim olan; bu inancın
içindeki özveri ve tutku. İnanıyorum ki, bu yolculuk son bulacak. Ve biz oraya
vardığımızda; bize ihtiyacı olanlarla birlikte, hayallerimizi hayatta tutmaya
devam edeceğiz. Kimisi gerçekleşecek kadar uzun yaşayacak; kimisi... Bir
hayalin aldığı nefes, onu zaman ilâ beslediğiniz takdirde devam eder. İnanın
bana; hayaller hakkındaki doktora tezim çok övgü almıştı. Tabii ki, hiç gerçek
bir hayal paylaşmadım. Henüz gencim. Genciz ikimizde.
“Biraz
hızlanalım mı ?”
“Olmaz;
fark ediliriz. Lütfen sabret.”
İnançların neredeyse tamamında, insanlık gökyüzünde
aramış Yüce’sini. O’na yaklaşmak, ibadet etmek için; sürüyle yapı inşa etmiş.
Her yerde adı değişmiş tabii ki; yapıların, Yüce’lerin. Ama O’na ulaşma isteği
hep bâki kalmış. Bu beni çok etkilemiştir hep. Çünkü bu geçmişten; “göğü delen”
bir gelecek beklemezsiniz. Ne var ki, oldu. Karşımda, gözlerimi kör etmek
istercesine parıldayan bir Dünya var. Ben onları güç belâ görebiliyorken, tabii
ki onlar da beni göremiyor. Bizi... Medeniyet; tüm ışıkları ve betonuyla
kendini yok edecek elbet. Geriye kalanlar ve kalacaklar; halâ daha hayallerini
gökte arayan insanlar için gidiyoruz bu yolu. Çok, çok uzaklardan kaçıyoruz.
Geldik sayılır, az kaldı. Sebep olacağım umutlar, paylaşacağım hayaller için
yanıp tutuşuyorum. Tabii ki, uzayda savrulmanın da fizikî etkisi göz ardı
edilemez. Hesaplamalarıma göre, 26° enleminin, 123° boylamıyla kesiştiği
noktadan, ‘yaşlı adam’ın çekimine girip onu rahatsız etmemek için; ‘biraz’
uzaklaşmamız gerekli. Böylece; görülmeyi umut edecek kadar yakın; ölsek de fark
etmeyeceğiniz kadar uzak olabileceğiz. Bir yıldızın elinden gelenin en iyisi.
“Geldik.”
“İyi
uykular.”
Pazartesi, Ağustos 04, 2014
Yol
Tepemdeki yağmur sesi, lastiklerin çıkardığı su sesiyle
cebellişirken; pür dikkat yola odaklanmışım. Ne var ki yol, dikkatimi dağıtacak
simetrideki şeritlerle dolu. İstediğim; sadece araba sürmek iken, aklımdan
türlü düşünceler geçiyor. Radyonun çekmemesi kötü. Bir türkü dolardım dilime
yoksa. İnsan düşünürken; ses çıkarmak istiyor. Herhangi bir ses yeterli. Bir
of, bir gülücük, bir feryat, belki sadece bir nefes. Bunu kendi kendinize
yaparsanız; deli derler. Ses çıkarmak için, bir insana ihtiyaç duyan kimseler.
Ya deliyiz, ya muhtaç. Kısası, aciz.
Yol gerçekten harika. Asfaltı sarıya boyayan lambalar,
sayarak bitmeyen; saydıkça çoğalan şeritler ve alabildiğine genişlik. Bütün
dünya buradan geçecek hissi yaratıyor insanda. Kaç insan yaşamıştır acaba
bugüne dek ? ... Şeritlerin yüzünden. Aklıma saçma sapan sualler geliyor.
Meraklarım, amacımı unutturuyor. Meraklar hep mi bunu yapıyor acaba ? Yol,
uzun.
Ne zamandır, yoldayım. Epeyce uzun imiş. Muntazam ama
ha.. Güzel yol yapmışlar. Gittikçe sanki bir bozulma var ama, asfalt da bitecek
elbet. Asfaltsız yolların, her zaman ayrı bir güzelliği var bence. Huzurlular.
Dağınık ama, kendi düzeni olan insanlar gibi. Asfalt; sürekli toplu olma zorundalığı hissi yaratmıyor mu ? Aslında yola güzel dedik de, yavaştan bozulsa... Düzen
de bıktırır.
Şimdi bu benim gördüğüm
yıldızlar; sönük mü acaba ? Çok önceki hallerini görüyormuşuz ya... Olsun, güzeller.
Ölüm, güzellikleri değerli kılıyor. Şu cama bir bez atayım. Torpidoda olacaktı.
Temizlik, imandan.
Asfalt bitti. Araba
kirlenecek şimdi toprakta ama; olsun. Toprak, güzel.
On dört vakt’ oldu yola çıkalı. İlk vakitti, toprağa
vardım. O gündür yoldayım. Oğlum; “Baba, biz neden hiç tanışmadık ?” diye
soruyor bazı geceler. Gündüzleri de. Mütemadiyen soruyor aslında kerata'. Tanışırız elbet. Ahir, zaman.
Cuma, Şubat 21, 2014
Ebenin Günlüğü
66 yazında, 67
yılının asla yaşamayacağımız kışını bekliyorum. Kurak; çatlamış toprağa basan
ayaklarım, güneşten kavrulan başıma öfkeli. Akılsız başın cezası… Eskiden göl
olan düzlükte yürürken, aklımdaki tek düşünce; zamanında umursamadığım çevreciler,
hatta neden bilmem; Mekteb-i Sultâni var aklımda. Pişman sayılırım. Keşke “İşim
var.” demek yerine para verseydim. Belki gerçekten kurtarırlardı dünyayı. Ya da
en azından bugün kızacak bir suçlum olurdu. Bir iki kuruş için oldukça iyi bir
alışveriş… Bugünlerde, ancak milyonlar verip suçlu yaratabiliyorsunuz. En
azından benim fiyatım bu. Eğer hayal görmüyorsam, birkaç yüz metre ilerimdeki
eski balıkçı kulübesinin sahibi yeni işim. Daha doğrusu sahibesi. Aslına
bakacak olursak; oldukça iyi bir manzara. Olabildiğince ıssızlık ortasında,
üzerinde güneş batan bir kulübe. Fena sayılmaz. Ölmek için güzel bir yer.
Doğmak için de…
Ölmek için
kötü bir yer olduğuna inanmıyorum esasında. Hele ki bu zamanda, doğmak için, hiçbir
yer güzel olamaz. Bu yüzden suçluyum. Bir insana ilk nefesini aldırmak, geceleri
uykumu kaçırıyor. İşimin sevdiğim tek yanı, insanlara, kendilerini
kandırabileceği umutlar verebilmek. Her doğan çocukta; dünyanın
değişebileceğine, mucizelere inanıyor, hatta bağlanıyorlar. Şu ıssız kulübede
bile yaşasalar... Doğurmak yasaklandığından beri, durum bu. Bir nevi uyuşturucu
taciriyim. İnsanların kafalarını ümitler ile bulandırıp, gerçekleri çarpıtan
adam. Her neyse, geldim sayılır. Zaten kim işini sever ki…
Beni satın
alan oluşum dünya çapında etken, Asya merkezli bir örgüt. Kendilerine, “Yeni
Doğan Ünitesi” diyorlar. Parayı nereden bulduklarını bilmiyorum, ancak bugüne
kadar gittiğim hiçbir evden para alamayacaklarından eminim. Hiçbiri, sadece
benim fiyatımın bile yarısını karşılayamaz. Dünyada ‘ben’den kaç tane var
bilmiyorum. Yani; sanırım idealist bir iki manyak için çalışıyorum. Oldukça
varlıklı olan manyaklar… Birlik, onları kısaca terörist olarak nitelendiriyor.
Sanırım insanlar cümleler yerine kelimeler ile tanımlanınca; daha ürkütücü
oluyor. Talimatlarımı her zaman yerel bağlantımdan alıyorum. Beni müşteriler
çağırmaz, varlığımdan haberleri bile yoktur. Bu sebeple her zaman elimde
havluyla girerim evlere. Fakir bölgelerde havlu; artık sadece bir işaret haline
geldi. Birlik; tabii ki bundan habersiz. Doğum olan evler, kapılarına bir havlu
asar. Böylece diğerleri seferber olurlar. Olabildikleri kadar. Suyun olmadığı
yerde, havlu gizli bir kod anlayacağınız. Başka ne olabilirdi ki zaten… Kapıyı
vurmaya bile takatim yok.
23.8.66
Not: Prensip olarak, vazife sırasında yazmıyorum.
Perşembe, Ekim 17, 2013
Tivitten Hikayeler - Hay Sıkuğl
Leo' Da Vinci'nin bir gafı mevcuttur. "Kazığa bağlı katırı hırpalasanız da, onu zapt eden kazıktır." İşte bu gafı; bu gece lafa çevireceğiz. Sene suâli istemem, hatırlamıyorum. Lâkin lisenin ikinci çeyreğindeyiz. Bizim mektep dört çeyrekti. Beşli bir okey grubumuz var. Grup; daltonları beşleyen; ekmek arası testereden hallice bir inceliğe sahip. Bir ders arası yapay teneffüs esnasında planı yapıyoruz. Gece buluşup; okul önü içeceğiz. Şerbetleneceğiz. Evlere yalan hazır; "Arkadaşta kalıyorum." Mustafa biraları, Sinan çerezi... Niyazi cuğarayı, ben ve Onur nefeslerimizi sunmaya karar kılıyoruz. Saat on, pi em'de okul önü buluşuyoruz. Sokakta, ayazdayız. İlk yudumları yutunca soğuk hafifliyor. Sonraki yudumlar ciğer dağlayıcı. Ufak çığırdamalar başlıyor. Lakin fırtınalar bizi tutamadan, bir "zart-zort" sesi ve ardından "aaaağğğnn" sireni ile dünyamız kızıla vuran maî ile doluyor. Kaplanıyor. Anında nevâleyi bırakıyor, maratona başlıyoruz. Piston aşağı iniyor. Koşu anları memori dışı. Kusur oldu siz görmeyin. Akıllarda parmak izi. 'Bira şişeleri iz yuvası' düşünceleri, korkuya evriliyor. Traji-komedi bizle vücut buluyor. Koşu yönümüzde bir üst sokaktaki mevzû yeri. Kavgalar orada edilirdi bizde. Güvenli bölge. Gülbağdayız. Beş dakika geçmeden sesler ve ışıklar yerini soluk seslerine bırakıyor. Ertesi gün oluyor. Gün ağarıyor. Uyku uzak. Gece serserilikle dolu; taşmış biçimde. Yaklaşık on saat aylakça gezmişiz. Okula gidiş yolu... Nevaleyi bırakıp kaçtığımız yerde yeller var. Çöpçü amca henüz yeni geliyor yolun başından. Görüyoruz. Nevale ekiplerde tahminimiz... Olay buydu. Durum şu; kötek yemedik, kazığımıza dolandık. Kazanç-kazanç durumu. Zabıtgücü bir - biz ofsaytız. "GBT" temiz ama.
Tivitten Öyküleme - Bir Garip Firenze
Bu gece konumuz ve konuğumuz Voyvoda Dı Kazıklı ve kendisinin imkansız hikayesi. Kazıklı Voyvoda yoktur. Bitti.
Hayır; yanılmadın canım bireyim, biricik vatandaşım böyle ucuz numaralara başvurup fenomen olmam ben. Benim derdim seninle. Dersim senden.
Başlıyorum. Dün Leo’nun bahsettiği bir kazık vardıydı. Bildin mi ? İşte bu geceki uykusuz tümcelerin derdi o kazıktır. O kazıktır ki Vinci’nin özdeyişine imge, benim hayatıma maskot olmuştur. Hey gidi kazık! Da Vinci’nin o kazıkla tanışması, çok önceleridir; başka bir çağdaşından ötürüdür. O çağdaşı; rönesans kâmili Niccolò Machiavelli’dir. Makyavel; Leo’dan sonra ve Leo’nun aksine Firenze’de doğmuş idir. Onun elinden gelen budur. Şanslıdır. Çünkü Firenze günümüz İzmir’i. Aklındaki Hıdır’ı at; devam ediyorum. Paranın bol, muhalefetin zirvede olduğu bir kale-şehirdir Firenze. Ama dönercide bile bira yoktur. İzmir’den de farkı budur. İşte bu şehir; iki çağdaş bilgeyi buluşturma şansını bulmuştur. Niko ve Leo. Girizgah uzadı farkındayım. Makyavel on altı yaşlarındayken, pazar yerinde bir tüccarın müşterisiyle tartıştığını görür. O zamanlar on altı yaş ergin imiş. Adem oğulları için. Her ne ise; hararetli tartışmanın ortasına dalar Makyavel. Tüccarın derdi paradır. Müşterinin talebi tezgâhtaki herhangi bir ürün değil, tezgâhın kendisidir. Lakin tüccar tezgâhı üzerindekiler olmadan satmaz. Genç Nikkolo bu durumu ilgi çekici bulmuştur. Not defterini çıkarır; ve hızlıca yazmağa başlar. Müşteri hasm-i hışmından arınır. Sorar. “Ne yapıyorsun genç adam?” Cevap rötarsız ve vâkur; “Yazıyorum.” Ukalaca bir kontra ile müşteri; “Neden çizemiyor musun?” Bir tüccarın para hırsı sayesinde tanışan ikilimiz, bu kontra ile kaynaşmıştır. Taraflar olaysız dağılır. Ertesi gün şafağında, Nikkolo bu müşteriyi aramaya koyulur. Gâyesi açık… Laf yetiştirmek. Firenze ufak, müşteri büyüktür. Atölye bulunur. Makyavel işte o an ‘Prens’in temellerini atar. Ukala müşterinin ‘Maestro Leo’ olduğunu öğrenen Nikkolo, içinde yetiştirdiği lafı köküyle… Söker ve bir saksıya diker. Beyin kıvrımları bir balkon mermeri, saksıdaki laf salça konservesidir. Gönlü musluk, damarları maşrapa. Atölye’ye dalar genç Nikkolo. Üstat çalışmaktadır. “Hoşgeldin!” Genç adam dinlemekte; “Geleceğini anlamıştım. Pazar yerinde. Gözlerinden. Zaten bilsen de, kendimi tanıtayım; Da Vinci, Leonardo Da Vinci! Ve sen ?” Tabure rahatsızlığı beline vurmuş genç; “Niccolò bayım.” Gözleriyle devam et dercesine bakar Leo. Nikkolo yanıt verir elleriyle. Yan cebine uzanır ters eliyle. Not defterini çıkarır. Üstâdın; arkasında oturduğu çalışma tezgahına bırakır defteri. Leo defteri alır, meşhur büyüteciyle sayfaları inceler. Son sayfada güler. Nikkolo davranır haznesindeki sözlere; “Eee, evet evet. O dünkü olay. Pazardaki. Ne garipti değil mi ?” Leo âni hareketlerle ayaklanır. Büyüteç yerde, defter elindedir. Niko korkar. İrkilir. Kapıyı kollamaya başlamışken; “Olay değil. Sensin” Nikkolo refleks saflığıyla; anlamadığını belirten bir iki zırva daha koyar tezgaha. Leo onları da alır bu genç tüccardan. “Evet garipsin Niko! Harfler arasındaki öfke bariz. Ancak senin gözlerin harfler kadar dürüst değil. Vat a şeym!” Bir anda celal-i âlaya ulaşan hali, aynı ritimle durulmuştur Leo’nun. Genç; şimdi daha çok irkilir. Akdeniz onu esir almıştır o taburede. Uzunca bir süre, kimsenin beklenmedik diyemeyeceği bir sessizlik olur. Leo çıkar; gider. Yıllar sonra bir davet esnasında, saçları bir rönesans portresini süsleyecek kıvama gelmiş Makyavel o günün kalanını şöyle anlatır… “Benim not alışımdan dolaylı vukû bulan ilgi dağınıklığı, Maestro’ya kırk iki florin fazla harcatmış. Kendisi cimridir… İşte yüzyılımızın dehası bu adam ilk pazarlığını o gün yapamamış. İlk tüccar hainliğini o gün tatmış.” Tümcelerimin sonu yakın. İşte o kazık bu kazık. Papa’sına meydan okuduğumun İtalya’sı. Tüccarıyla vurdu. İyi günler. Hayırlara vesîle Cuma.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)