Her
kaçış; beraberinde endişe, korku, aşk, nefret, sevgi, tutku, heyecan
taşıyabilir. Taşımayadabilir. Ama nihayetinde; ya hüzn olur, ya sevinç. Tabii
olarak hepsi; kendince ulvî gayelere sahiptir.
"Hızlı ol ! Fazla vakit yok.”
"Deniyorum.”
İkimiz de ürküyorduk. Ne var ki hayallerimiz, bu korkuya
yenilme lüksümüz olamayacak kadar güzeldi. Biz de bunun farkındaydık ve
dağılmıyorduk. Sağlamdık. Tepemize taş yağsa, yolumuzdan sapmazdık. Bizi
bekleyen uzun, gerçekten uzun ve zor bir yolculuk; bize ihtiyacı olan insanlar
vardı. Ben tamamen hazırdım; lakin o henüz değildi. Neden değildi, bilmiyorum.
Her zaman böyledir.
“Hazırım
!”
“Gidelim.”
Yolculuğumuz, ağzımdan çıkan son “çıt” ile başlamıştı.
Hızlı hareket ediyorduk. Tahminimce, kırk iki gün sürecekti. Tabii ki bu kırk
iki gün; oldukça zorlu ve gerçekten riskliydi. Yaralanabilir, hatta
ölebilirdik. Ölüm demişken; bence ölüm göreceli bir son. Her neyse,
yolculuğumuz oldukça gizli bir şekilde; hızla devam ediyordu. Araç
kullanamazdık, çünkü izimiz sürülebilirdi. En tahmin edilemeyen kaçış, yavaş
olanıdır. Ben de, bizi kimsenin göremeyeceği patikalar seçmiştim. Dolambaçlı
ama güvenli bir yolculuk... Ana güzergahlar, bizim için düşman cephesiydi.
Şanstır ki, seçtiğim patikalar; önümüzü görebileceğimiz kadar aydınlık, ama
bizi göremeyecekleri kadar karanlıktı. İlerledikçe, hem soğuğu hem de sıcağı
tadıyorduk. Rüzgârı, teninizle hissedemezdiniz; ama taşıdığı en ufak bir tortu
gerçekten canınızı yakıyordu. Bu gaip güç karşısında, tek savunmamız; tabii ki
hayallerimizdi.
“Endişelenme,
varacağız.”
İnsanlar, en baştan beri, inanmayı istemişler. İnanmışlar
da. Benim için, neye ya da kime olduğu pek önemli değil. Mühim olan; bu inancın
içindeki özveri ve tutku. İnanıyorum ki, bu yolculuk son bulacak. Ve biz oraya
vardığımızda; bize ihtiyacı olanlarla birlikte, hayallerimizi hayatta tutmaya
devam edeceğiz. Kimisi gerçekleşecek kadar uzun yaşayacak; kimisi... Bir
hayalin aldığı nefes, onu zaman ilâ beslediğiniz takdirde devam eder. İnanın
bana; hayaller hakkındaki doktora tezim çok övgü almıştı. Tabii ki, hiç gerçek
bir hayal paylaşmadım. Henüz gencim. Genciz ikimizde.
“Biraz
hızlanalım mı ?”
“Olmaz;
fark ediliriz. Lütfen sabret.”
İnançların neredeyse tamamında, insanlık gökyüzünde
aramış Yüce’sini. O’na yaklaşmak, ibadet etmek için; sürüyle yapı inşa etmiş.
Her yerde adı değişmiş tabii ki; yapıların, Yüce’lerin. Ama O’na ulaşma isteği
hep bâki kalmış. Bu beni çok etkilemiştir hep. Çünkü bu geçmişten; “göğü delen”
bir gelecek beklemezsiniz. Ne var ki, oldu. Karşımda, gözlerimi kör etmek
istercesine parıldayan bir Dünya var. Ben onları güç belâ görebiliyorken, tabii
ki onlar da beni göremiyor. Bizi... Medeniyet; tüm ışıkları ve betonuyla
kendini yok edecek elbet. Geriye kalanlar ve kalacaklar; halâ daha hayallerini
gökte arayan insanlar için gidiyoruz bu yolu. Çok, çok uzaklardan kaçıyoruz.
Geldik sayılır, az kaldı. Sebep olacağım umutlar, paylaşacağım hayaller için
yanıp tutuşuyorum. Tabii ki, uzayda savrulmanın da fizikî etkisi göz ardı
edilemez. Hesaplamalarıma göre, 26° enleminin, 123° boylamıyla kesiştiği
noktadan, ‘yaşlı adam’ın çekimine girip onu rahatsız etmemek için; ‘biraz’
uzaklaşmamız gerekli. Böylece; görülmeyi umut edecek kadar yakın; ölsek de fark
etmeyeceğiniz kadar uzak olabileceğiz. Bir yıldızın elinden gelenin en iyisi.
“Geldik.”
“İyi
uykular.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder